DİL
BİLGİSİ
DİL BİLGİSİ
Dilin Özellikleri
Dilin Millet Hayatındaki Yeri ve Önemi
En basit şekliyle iletişim aracı olarak tanımlanan dilin, farklı
tarifleri yapılmıştır. Bunlardan birkaçını verelim:
“İnsanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta;
kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde
gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış
bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimaî
bir müessesedir.”(Muharrem Ergin)
“Dil, bir anda düşünemeyeceğimiz
kadar çok yönlü, değişik açılardan bakınca başka başka
nitelikleri beliren, kimi sırlarını bugün de çözemediğimiz
büyülü bir varlıktır” (Doğan Aksan)
“Bir toplumu oluşturan
kişilerin düşünce ve duygularının o toplumda ses ve
anlam bakımından ortak ögeler ve kurallardan yararlanarak
başkalarına aktarılmasını sağlayan çok yönlü ve
gelişmiş bir sistem.”(Zeynep Korkmaz)
“Dil,
insanların aralarında haberleşmelerini, duygu ve düşüncelerini,
arzularını, isteklerini bir takım mesajlarla birbirlerine
nakletmelerini temin eden her çeşit işaretler topluluğuna
verilen isimdir.”(Ayhan Songar)
“İnsanların düşündüklerini ve duyduklarını bildirmek için
kelimelerle, veya işaretlerle yaptıkları anlaşma,
lisan.”(Türkçe Sözlük, TDK)Dilin niteliğini daha iyi kavramak için dilin özelliklerini
inceleyelim (Esasen dilin özellikleri bu tanımların açılımıyla
aynıdır.):
1. Anlaşma
aracıdır: Dilin birinci ve asıl işlevi anlaşma aracı olmasıdır.
“Ancak onun vasıtalığını yanlış anlamamak lâzımdır.
Zira dil, tabiî bir vasıtadır. Gelişigüzel bir vasıta,
maddî bir vasıta, gelip geçici iğreti bir vasıta, bir
alet değildir. Dil, canlı bir vasıta gibidir. İnsanlara,
fertlere hizmet eder; fakat insanların, fertlerin keyfine tâbi
değildir. İnsanlar, onu istedikleri biçime sokamazlar,
ona değişik bir şekil veremezler. Onu olduğu gibi kabul
etmeğe, onun hususiyetlerine dikkat etmeğe, onun tabiatına
uymağa, onun kanunlarına boyun eğmeğe mecburdurlar.”[1]
İnsanlar aynı mekânda saatlerce, günlerce, aylarca, hatta yıllarca
birlikte kalsalar bile duygu ve düşüncelerini
belirtmedikleri zaman aralarında iletişim sağlanamaz.
Duygular, düşünceler, istekler ancak açığa vurmak
suretiyle başkalarına taşınabilir. İşte insanlar arasındaki
bu iletişimi en kolay ve doğal şekliyle sağlayan,
dildir.
2.
Doğallık:
Dilin önemli özelliklerinden biri de doğal olmasıdır.
Çevremizde doğal
olarak nitelendirdiğimiz (ağaç, su, toprak, güneş,
deniz, at... gibi) varlıkların tabiatını değiştirmek mümkün
olmadığı gibi öz itibariyle dilin tabiatı da değiştirilmez.
Nitekim dil yapay olsaydı, insanlar farklı farklı
dillerle konuşmak ve yazmak yerine ortak bir dil yaparlar,
onu kullanırlardı.[2]
3.
Kuralları vardır:
Her
dilin kendine özgü kuralları vardır. Bu kurallar dilin
tabiatından ortaya çıkmaktadır. Daha açık bir ifadeyle
söylemek gerekirse biz önce kuralları koyup bu kurallara
göre konuşmuyoruz. Mevcut kuralları, dilin doğal yapısından
tespit ediyoruz. Meselâ; Türkiye Türkçesinde fiilin,
gelecek zamanda yapılacağını belirtmek için –acak,
-ecek ekini kullanıyoruz. Bu eki değiştirmek, yeni
bir ek kural ortaya atmak gibi bir tasarrufumuz olamaz.
4. Canlıdır :Dil, kendi kanunları içerisinde yaşayan canlı bir varlıktır. Canlıların
ortak özelliklerinden olan doğma, büyüme, gelişme gibi
özellikler dil için de geçerlidir. Ahmet Haşim, dilin
kelimelerini yapraklara benzetiyor. Yapraklar ilkbaharda büyümeye
başlıyor; yazın hâlâ dallardadır; sonbaharda sararmaya
başlıyor ve kış gelirken dökülüyor; bir anlamda ölüyor.
Bunun gibi dilde de bir kelime ihtiyaçtan ortaya çıkıyor
bir süre kullanılıyor ve belli bir zaman sonra kullanımdan
kalkıyor. Meselâ; kağnı’nın
kullanımdan kalkmasıyla birlikte kağnı
kelimesi ve kağnıyı oluşturan parçaların her birine
verilen adlar da kullanımdan kalkmaktadır. Yalnız bu
demek değildir ki şimdi kullandığımız kelimelerin
hepsi de bir gün tamamen unutulacak. Dil, gelişmesini doğal
olarak gösterecektir. Ölü bir kelimeyi zorla günlük
dile sokmaya çalışmak bir ölüyü diriltmeye benzer ve
bir netice vermez. Meselâ, aslı Arapça olan kitab
kelimesini biz kitap
şeklinde kullanıyoruz. “Eski Türkçede kitabı ifade
eden betik
kelimesi varsa, biz bu kelimeyi niçin kullanmıyoruz”
demek, dilin canlılık özelliğine uymaz.
5. Gizli anlaşmalar
sistemidir: Dilin doğuşu konusunda çeşitli teoriler
ortaya atılmış ve bu teorilerle ilgili tartışmalar bugün
de devam etmektedir: Acaba ilk insanlar nasıl anlaşıyorlardı?
Niçin milletlerin dilleri farklı farklıdır? gibi soruların
sayısı artırılabilir. Bu sorulara verilecek cevaplar da
birbirinden farklı olacaktır. Şurası bir gerçektir ki
bir dildeki kelimeler ve kelime dizileri konusunda o
milletin bütün fertleri tarihin bilinmeyen döneminde
gizli bir anlaşma yapmış gibi; kavramların, nesnelerin,
eylemlerin... anlatımında aynı kelimeleri kullanırlar.
Aynı nesneler farklı milletlerin dilinde farklı
kelimelerle ifade edilir: Türklerin taş;
Arapların hacer;
Farsların seng;
Rusların kamen, İngilizlerin stone
demesi gibi.
6. Milletin
ortak malıdır: Milleti millet yapan unsurların başında dil
yer alır. Her milletin konuştuğu dil kendi milletinin adıyla
anılır: Türk-Türkçe,
Rus- Rusça gibi. “Dil bazı insanların veya zümrelerin
değil, bütün bir milletin ortak malıdır...O yalnız, yaşayan
neslin değil, ecdadın da torunların da üzerinde hakkı
olan derinliğine ve genişliğine bütün bir millet malıdır,
millet emanetidir, millet mirasıdır, millet istikbâlidir.”[1]
7. Sosyal bir varlıktır: Dilin kuralları ve söz varlığı, onun sosyalliğini gösteren özelliklerdendir.
Dil, bütün yönleriyle toplumdan topluma değişiklik gösterir.
Dilin yapısı, kuralları ve kelime hazinesi; milletin
anlayışı, dünya görüşü ve felsefesiyle yakından
ilgilidir. Bir anlamda milletin karakteri, kültürü, yaşadığı
coğrafya... diline yansımaktadır. “Söz gelişi Türkçede
devenin rengini gösteren bir tek deve
tüyü kelimesi bulunduğu hâlde, Arapçada bu rengin
ton farklarını gösteren yüze yakın kelimenin varlığından
söz edilmesi; Aymara
Kızılderililerinin patates çeşitlerini anlatmak için
200 ayrı kelime kullanması; Eskimoların karın yağış
şekillerinden her birini ayrı kelimelerle anlatması
dilin; toplumların duygu ve düşünce tarzına, sosyal
durumlarına, oturdukları yerlere ve iklim şartlarına,
tarihteki geçmişlerine, zaman içinde uğradıkları değişime
ve gelişmelere göre, şekil ve işleyiş bakımından
birbirinden ayrı biçimlenmeye uğradığını göstermektedir.”[2]
Bir milleti ayakta tutan, onun varlığını ve devamını sağlayan,
millî şuuru besleyen, bir millete mensup olma hazzını
veren ve bireylerini birbirine yaklaştırarak onlar arasında
birlik yaratan unsur olarak dilin, millet hayatındaki yeri
çok önemlidir. Öyle ki milletin varlığı, dilin varlığıyla
mümkündür.
İnsanın geçmişini öğrenmesinde, gününü yaşamasında, geleceğine
yön vermesinde, kişiliğini kazanmasında, aynı dili konuşan
diğer insanlarla iletişim kurmasında ve kendisini ifade
etmesinde dilin çok önemli bir araç olduğu muhakkaktır.
Bu bakımdan dil bir anlamda bireye hizmet eder. Ancak,
insan tabiatı gereği toplu hâlde yaşamaya ihtiyaç
duyar. Çevresinde kendiyle aynı değerleri paylaşan
insanların bulunmasını ister. Bu ortak değerlerin oluşturulmasında,
paylaşılmasında, nesilden nesile aktarılmasında,
milletin varlığını devam ettirmesinde dil, çok önemli
bir görevi yerine getirir. Çünkü millet olmanın birinci
şartı, aynı dili konuşmaktır.
Dil, milletin ortak kültürüyle yol alarak varlığını devam
ettirir. Milleti oluşturan bireyler arasında birleştirici
bir rol üstlenen dil, aynı zamanda ortak şuurun, millî
şuurun ortaya çıkmasına hizmet eder. Millî birliği ve
beraberliği sağlar. Dilin bu özelliği Atatürk’ün
“Türkiye Cumhuriyetini kuran; Türk halkı, Türk
milletidir. Türk milleti demek, Türk dili demektir. Türk
dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk
milleti, geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkının,
an’anelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, kısacası,
bugün kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde
muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin
kalbidir, zihnidir.” sözlerinde veciz ifadesini bulmuştur.
Millî varlığın korunmasıyla dilin korunması arasında çok sıkı
bir ilgi vardır. Dilini unutmayan fakat bağımsızlığını
kaybeden bir toplum milliyetini koruyor demektir. Bu toplum,
bağımsızlığını kazanıp bir devlet kurarak, bir
millet olarak yeniden tarih sahnesine çıkabilir. Sovyet
Rusya’nın dağılmasıyla Türklerin ve diğer
milletlerin bağımsız birer devlet olarak yeniden tarih
sahnesine çıkmaları bunun en yeni örneğidir. Tarihte
bunun başka pek çok örneği vardır. Ancak dilini
kaybeden milletlerin tarih sahnesinden silindikleri de
bilinmektedir.
Bir milletin dili bozulursa kültüründe sıkıntılar ortaya çıkar.
Düşünce, sanat ve edebiyat alanlarında çöküntü başlar.
Dil asıl işlevini (insanlar arasında anlaşma aracı
olma) yerine getiremez. Kitleler birbirlerini anlayamaz hâle
gelir ve yavaş yavaş kopmalar başlar. Bu gerçek, tecrübeyle
sabit olduğu için bir milleti içten yıkma yönteminde işe
önce dilden başlanır.Yeni neslin kültürel değerleri öğrenmemesi
ve bireylerin, kuşakların birbiriyle sağlıklı iletişim
kurmalarını engellemek için ne gerekiyorsa yapılır. Bu
yüzden dil üzerinde oynanan oyunlara karşı her zaman
uyanık olmak gerekir. Adres
bulmada kolaylık olsun gibi bir bahaneyle meselâ; Yunus
Emre Caddesi’ni 4.
Cadde şeklinde değiştirmek bile kültür bakımından
son derece yanlıştır. Çünkü, cadde adını rakamla
ifade ettiğiniz zaman bu tabelayı okuyan kimsenin buradan
caddenin numarası dışında öğrenebileceği bir şey
yoktur. Fakat Yunus
Emre adının yaşatılması hâlinde en azından yetişen
nesil Yunus Emre’nin kim olduğunu, bu caddeye neden bu
ismin verildiğini merak edecektir, öğrenmek isteyecektir
ve sonuçta kendi kültüründen birşeyler bulacaktır.
Bir milletin ruhu, karakteri, anlayışı... çoğunlukla sanatkârların
ortaya koydukları eserlere yansıdığından bu yönüyle
de dil, sosyal yapının ve kültürün aynası durumundadır.
Dolayısıyla bu eserlerin dikkatle incelenmesi o milletin
karakteri hakkında sağlam ipuçları verecektir. Gelişmiş
ülkelerin kendi kültürlerini ve başka kültürleri öğrenmek
için araştırmalar yaptırmalarını, bunlar için bütçelerinden
önemli paylar ayırmalarını yabana atmamak lâzımdır.
Her milletin kendine göre birtakım kültür özellikleri
olduğu gibi milletlerin zayıf ve güçlü olduğu yönler
de vardır. Kültür araştırmalarıyla bunların tespiti mümkündür.
İzlenecek politikaların belirlenmesine bu araştırmalardan
elde edilen veriler ışık tutmaktadır. Sömürgeci ülkeler
günümüzde stratejik araştırma enstitüleri adı altında
dünyanın dört bir tarafında yaptıkları araştırmalarda
o ülkenin veya bölgenin etnik yapısını, özellikle de
yerel dilleri gündeme getirmektedirler. Tarihte ve günümüzde
bunun pek çok örneğini görmek mümkündür.Özetlemek gerekirse dil, milletin manevî gücünün
aynasıdır. Bir milletin kültürel değerlerini oluşturan
ve o milleti ayakta tutan; edebiyatı, sanatı, bilim ve
tekniği, dünya görüşü, ahlâk anlayışı, müziği...
geçmişten günümüze ancak dil sayesinde aktarılmaktadır.
Dolayısıyla dilin korunmasıyla millî varlığın
korunmasını aynı seviyede algılamak gerekir.
|