Dil-Kültür
Münasebeti
Sözlük anlamıyla “1.
Tarihî, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün
maddî ve manevî değerler ile bunları yaratmada, sonraki
nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve
toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren
araçların bütünü, hars, ekin, 2. Bir topluma veya halk
topluluğuna özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütünü,
3. Muhakeme, zevk ve eleştirme yeteneklerinin öğrenim
ve yaşantılar yoluyla geliştirilmiş olan biçimi, 4.
Bireyin kazandığı bilgi, 5. Uygun biyolojik şartlarda
bir mikrop türünü üretme, 6. Tarım”
şeklinde tanımlanan kültürün farklı alanlar için değişik
tanımları ve yorumları da vardır. Atatürk’ün
ifadesiyle kültür;
okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak,
uyanık davranmak, düşünmek, zekayı terbiye etmektir.
Prof. Dr. Zeynep Korkmaz
kültür konusunda şunları söyler: “Kültür, insanı
öteki yaratıklardan ayıran, dolayısıyla da yalnızca
insana vergi olan bir özelliktir. En ilkel topluluklardan
başlayarak en gelişmiş insan topluluklarına varıncaya
kadar, bütün toplumların kendilerine göre birer kültürlerinin
bulunduğu inkâr kabul etmez bir gerçektir. Ne var ki,
toplumların hayat karşısındaki tutum ve davranışları
biribirinden farklı olduğu, yaşayışlarında, eğitim ve
düşünce tarzlarında, yaratıcılıklarında biribirini
tutmayan başkalıklar bulunduğu için bu başkalıklar, kültürleri
toplumdan topluma değişik ve çeşitli yapılarda karşımıza
çıkarmıştır. Bir kültür için vazgeçilmez önem taşıyan
unsurlar, başka bir kültür için önemsiz sayılabilir.
Toplumların ve dünyadaki milletlerin mozayik hâlindeki
farklı görünümleri de genellikle kültür yapılarındaki
bu farklılıktan kaynaklanmaktadır.”
Kültür, milletin
fertleri arasında sosyal akrabalık bağını oluşturan
(başta dil olmak üzere, tarih, din, örf ve âdetler,
hukuk sistemi, müzik, güzel sanatlar, ekonomi, ahlâk
anlayışı ve dünya görüşü... gibi) maddî ve manevî
değerlerin tümüdür ve bu değerler kültürün başlıca
unsurlarını oluşturur. Bunlar o milletin fertlerini
birbirine bağlarken, diğer milletlerden ayırır; içeride
birleştirici, dışarıya karşı ayırıcı rol üstlenir.
Bu açıklamalardan sonra
kültürün özellikleri şöyle özetlenebilir:
Kültür;
1. Millîdir,
2. Tarihîdir,
3. Özgündür,
4. Milletin ortak malıdır,
5. Canlı ve tabiî bir varlıktır,
6. Ahenkli bir bütündür,
7. Özü değiştirilemez.
Devletler; milletlerin
kendilerini korumak, yaşatmak ve yükseltmek için
kurdukları sosyal organizasyonlardır. Devletin varlığı
milletle mümkündür. Milleti ayakta tutan, ona dinamizm ve
ruh veren temel güç ise millî kültürdür. Bu tarihî ve
sosyal gerçek, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetinin
temeli kültürdür.” özdeyişinde veciz ifadesini bulmuştur.
Dil, millî
kültürün temel unsuru ve taşıyıcısıdır. Maddî-manevî
kültürel değerlerin oluşmasında ve aktarılmasında
dilin inkar kabul etmez bir rolü vardır. Edipler, kendi dönemlerindeki
olayların, anlayışların, geleneklerin... izlerini ister
istemez, yazılı veya sözlü olarak ortaya koydukları
eserlerine yansıtırlar. Bu eserleri okuyan yeni nesil,
kendi kültürünü, kendi değerlerini öğrenir ve sosyal
bir miras olarak kendinden sonra gelenlere aktarır. Bütün
bunlar dil sayesinde gerçekleştiği için dil ve kültür
birbirini tamamlayan birbirinden ayrılmayan unsurlardır.
Her
milletin, her kavmin kendine göre bir anlaşma sistemi olduğu
gerçeğinden yola çıkarak, dünyada ne kadar kavim varsa
o kadar dil vardır diyebiliriz. Nitekim, bugün ölü olan
dillerle birlikte yeryüzünde yaklaşık olarak üç bin
civarında dilin varlığından bahsedilmektedir. Ancak nüfus
itibariyle yüz milyondan fazla kişi tarafından konuşulan
dilleri saymak istersek bu sayının parmakla sayılabilecek
kadar azalacağı görülecektir.
Dilin
nasıl doğduğu ve konuşmanın nasıl ortaya çıktığı
konusunda dil bilimciler tarafından birtakım teoriler
ortaya atılmıştır. Bunlardan bazılarına göre konuşma,
insanın tabiattaki sesleri taklidinden ortaya çıkmıştır.
Bazılarına göre ise bütün dünya dilleri tek kaynaktan
doğmuştur. Bu ve bunun gibi teorilerin her birinin kendine
göre bazı mantıklı gerekçeleri olmakla birlikte dil araştırmaları
için gerekli olan metinlerden en eski yazılı belgelerin günümüzden
ancak 5500 yıl kadar öncesine ait olması, ilk insanların
ise bundan binlerce, belki de milyonlarca yıl önce yaşamış
olmaları, dillerin doğuşu hakkında kesin bir yargıya
varılamayacağını gösteriyor.
Yeryüzündeki
diller söz dizimi,
zaman, yapı, canlı
olma – ölü olma, kaynak olma ve türeme , edebî dil,
konuşma dili gibi çeşitli prensiplere göre sınıflandırılmaktadır.
Biz burada dilleri yapı
ve köken akrabalığına göre sınıflandırma geleneğine uyarak iki başlık
altında inceleyeceğiz:
Dünya
dilleri, dili oluşturan kelimelerin, eklerin, bu eklerin
kuruluş ve işleyişleri gibi yapı bakımından gösterdikleri
benzerliklerine göre üç gruba ayrılır:
Bu
gruptaki dillerde, kelimeler, bir heceden oluşmaktadır. Cümleyi
meydana getiren kelimeler, ek almazlar ve şekil değişikliğine
uğramazlar. Bu dillerde kelimenin görevi cümle içindeki
sırasından ve vurgusundan anlaşıldığı için çok
zengin bir vurgu ve tonlama sistemi vardır. Kelime çeşitleri
özel seslerle ayırt edilmediği için aynı kelime yerine
göre hem isim , hem sıfat, hem fiil, hem edat,...
olabilmektedir. Çince ve Tibetçe bu grubun tipik
dillerindendir. Bazı Himalaya ve Afrika dilleriyle
Endenozya dilleri ve Vietnam dili de bu gruba dahil edilir.
Bu
dillerde “birleşik kelimeleri oluşturan kelimeler bile
biri birinden ayrı yazılır:
Vo yav kan şu. Çince bu cümle kelime kelime şöyle
çevrilebilir: Ben
istemek bakmak kitap. Bu cümleyi Türkçe olarak söyleyecek
olursak şöyle düzenleriz: Ben
kitap okumak istiyorum. Dien sı ci: Elektrik görme cihaz.
Bu üç kelimeden kurulmuş söz televizyon anlamındadır.”
2.
Eklemeli diller
Bu
gruptaki dillerde tek veya çok heceli kelime kökleriyle
ekler vardır. Bu dillerde, kelime köklerinden yeni
kelimeler türetilirken veya kelimelerin geçici durumları
yapılırken kelime köklerine ekler getirilir. Türetme
veya çekim sırasında kökte bir değişme olmaz. Köklerle
ekler birbirinden kolaylıkla ayrılabilir. Anlam ve görev
değişikliği yapan ekler kelime sonuna getirildiği gibi
kelime başına getirilen ekler de vardır. Türkçemiz bu
grubun en belirgin örneğidir. Dilimizde ön ekler olmadığı
hâlde kelime sonuna getirilen eklerde bir zenginlik ve çeşitlilik
vardır. Bu özelliğiyle dilimiz, sondan eklemeli bir
dildir. Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Macarca, Fince ve
Samoyetçe bu grupta yer alan diğer dillerdendir.
Çekimli
dillerde de kelime kökleriyle ekler vardır. Fakat yeni
kelimeler türetilirken veya çekim yapılırken kelime kökünde
değişiklikler olur. Hint-Avrupa dillerinde kelime kökünde
görülen değişiklik kökü tanınmayacak bir şekle
sokar, ortaya çıkan yeni kelimede kökü hatırlatacak bir
ses, bir işaret bulunmaz. İngilizce’deki uzanmak fiilinin lie / lay
/ lain, yapmak fiilinin do / did /
done, gitmek
fiilinin go / went / gone; Almanca’daki atmak,
fırlatmak fiilinin werfen
/ warf / geworfen; sein
yardımcı fiilinin bin,
ist, sind, war, waren... şekillerine girmesi gibi.
Arapça
gibi çekimli dillerin bazılarında ise kökteki ünlüler
değişirken türetilen yeni kelimeyle kök arasındaki
ilgiyi koruyan bir bağ, kendisini hissettirir. Çekimli
dillerin tipik bir örneği olan Arapçada, kelimenin çekirdeğini
oluşturan ünsüzler değişmezken belli kalıplarla yeni
kelimeler türetilir. Aynı kökten olan ders,
medrese, müderris, tedrisat kelimelerinde d,
r, s ünsüzleri sabit kalırken ünlüler ve bazı
gramer unsurları değişmektedir.
Köken
bakımından birbirine yakın, aynı kaynaktan çıkan
akraba diller dil
ailelerini oluşturlar. Dillerin birbirleriyle bir dil
ailesi oluşturacak şekilde akrabalıklarının saptanmasında
o dillerin ses yapısı, şekil yapısı, cümle yapısı, köken
bilgisi ve ortak kelimeleri bakımlarından benzerlikleri
araştırılır. Bir dil ailesindeki dillerin kökenini oluşturan
ana dile ait metinler pek bulunmasa da
gruptaki diller arasında yukarıda sayılan noktalar
bakımından benzerliklerin bulunması, zamanla birbirinden
uzaklaşan dillerin, bilinmeyen bir yerde ve zamanda konuşulan
ana dilden ortaya çıktığını göstermektedir. Bir ana
dile ait metinler olmasa bile, bu ana dilin bir çok özelliğini,
kendisinden türeyen, ailedeki dilleri birbirleriyle karşılaştırarak
tespit etmek mümkündür.
Dil
ailesi ifadesi, dillerin köken akrabalığını belirtmeye
yarar. Bu terim, akraba dilleri konuşan milletlerin aynı
soydan geldikleri anlamını taşımaz. “Aynı soydan
gelen ve dilleri akraba olan milletler bulunduğu gibi, ırk
bakımından birbirleri ile hiçbir ilişkisi bulunmayan
fakat aralarında kültür ilişkisi ve kültür bağı görülen
milletler de vardır. Nitekim, Hint – Avrupa dil ailesi içinde yer alan diller, birbirleri ile
soy bağı bulunmayan birçok millet tarafından konuşulmaktadır.
Bu diller herhangi bir soy ve ırk birliğine bağlı olmaksızın,
temelde ortak bir ana dile dayanan, birbirinden türemiş;
fakat zaman içinde değişip başkalaşmış olan
dillerdir. Fransız
ve Rumen dillerinin Lâtinceden
türemiş olmaları gibi.
Aynı
dil ailesinden gelen diller arasındaki akrabalık da derece
derecedir. Bir ana dilin ayrı ayrı kollarından gelen
diller, İngilizce ile
Farsçada olduğu
gibi uzak akrabalardır. Aynı ana dilin aynı dalından
gelen kollar ise Almanca
ve İngilizcede olduğu gibi yakın akrabalardır.”
Köken
akrabalığına dayanan belli başlı dil aileleri şunlardır:
Hint
– Avrupa Dilleri Ailesi:
Avrupa
Kolu:
Germen dilleri: İngilizce,
Almanca, Felemenkçe, İskandinav dilleri.
Roman
dilleri:
Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce, Rumence. Bu
kolun ana dili, Lâtincedir.
İslâv
dilleri:
Rusça, Sırpça, Lehçe, Bulgarca.
Yunanca,
Litvanca, Arnavutça ve Keltçe, Hint- Avrupa dil ailesinin
Avrupa kolundaki diğer dillerdendir.
Asya
Kolu:
Bu kolda Hint – İran dilleri yer almaktadır: Tarihî
Sanskritçe ile başlıca Hint dilleri; eski, orta ve yeni
Farsça.
Bu
grupta yer alan diğer bir dil de Ermenicedir.
Hami
- Sami Dilleri Ailesi:
Sami
dilleri: Arapça,
İbranice, Aramca, eski Suriye, eski Tunus dilleri, Habeş
– Zenci dilleri ve ölü bir dil olan Akadca.
Mısır
dilleri:
Eski Mısır dili, Kıptî dili.
Libya
ve Berber dilleri: Libya’da
konuşulan dil, çağdaş Berber lehçesi.
Çin
– Tibet Dilleri Ailesi:
Çin
ve Tibet dilleri bu dil ailesini oluşturur.
Bantu
Dil Ailesi:
Orta
ve Güney Afrika’da konuşulan Bantu dilleri.
Kafkas Dilleri:
Abaza,
Çerkez, Çeçen, Lezgi, Gürcü, Lâz dilleri. Bu dillerde
ses sistemleri ve iç yapıları bakımından öteki dil
ailelerine göre büyük farklılıklar vardır.
Ural
Dil Ailesi:
Ural
– Altay dil grubunun Ural kolunu oluşturan bu dil ailesi
kendi içinde iki kola ayrılır:
Fin
– Ugur kolu:
Fince, Lapça, Macarca, Ugurca.
Samoyet
kolu:
Samoyet dilleri.
Altay
Dil Ailesi:
Bu
dil ailesinde Türkçe, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca, vardır. Altayistik çerçevesindeki
çalışmalarda Korece ve Japoncanın da bu dil ailesinden
olduğu düşünülmektedir. Korecenin Altay dilleriyle
akrabalığına kesinleşmiş gözüyle bakılmakla birlikte
Japoncanın akrabalığı henüz kesinleşmemiştir.
|